NG Dergi - Sayı 56
30 YAŞAM/ RÖPORTAJ çatılardan atladım ama tabii ki ölmedim. Yaptığım iş o kadar marjinal ki! O yüzden Fadik olarak çok sade ve mütevazı bir yaşantım var. Sanırım şöhretli insanlar için bir ön yargı var; çok ışıklı, şaşalı ve marjinal bir hayat sürdüklerine dair. Oysaki herkesin sokaklarda eğlendiği gecelerde ben yorgunluktan pijamalarıyla evin kanepesinde uyuyakalanlardanım. Sosyal hayatı çok severim, çokta keyifli bir komşu grubum var, eğlenmeyi de iyi bilirim ama kendi yuvama çekildiğimde son derece minimal bir yaşam tarzına sahibim. Her şeyde sadelik seven biriyim. Genelde insanlar bu yönümü görünce çok şaşırırlar. Ben sadece bir bavulla altı sene dünyanın farklı yerlerinde film, tiyatro yaparak yaşadım, üretimim yüksek, tüketimim ise bir bavula sığabilmek için hep minimal bir çizgide oldu. Bir tişört almak için bile bir tanesinin eskimiş olması gerekir, yoksa gözüme batar. Hayatta en güçlü insani duygunun ne olduğunu düşünüyorsunuz? Benim için inanç en güçlü duygudur. Varlığa, bilinmeyene ve onun bir parçası olan kendime inanarak yaşıyorum. Doğduğunuz evde öğrendiğiniz en mühim şey neydi? Yaşamda umutlu olmak, işinde disiplinli olmak ve hakkını vermek, iyi bir dost ve meslektaş olmak, her şeyin hakkını vermek ve asla hak yememek. Çocukluğunuza dair unutamadığınız bir anınız var mı? Fadik ve Kırmızı Bavul adlı yazdığım kurgu romanının ön sözünde bahsettiğim bir çocukluk anım var babamla. O anı benim için unutulmazdır. Altı yaşımda iken babam beni Topkapı Sarayı’ndaki kaşıkçı elmasını göstermeye götürmüştü. Saraydan çıktıktan sonra da bahçede sıkı sıkıya tuttuğu avucunu hızlıca açtı ve kapattı. Babamın avucunun içinde parlayan şeyi bir anlık gördükten sonra ise bana “Kaşıkçı elmasını çaldık, polisler peşimize düşmeden buradan kaçalım” dedi. İşte babamla aksiyon filmlerini aratmayacak bir kaçısın parçası olmuştum o gün, hatta Galata Köprüsü’ne gelip karşı tarafa geçince “Haydi artık Bulgaristan’a geldik, rahat edebiliriz” demişti. Tabii Ankara’da büyüyen bir kız çocuğu olarak buna inanmıştım. Ama etraftakiler Türkçe konuşunca şüpheye kapıldım ve bastım çığlığı; “Baba beni kandırma” dedim. O da kahkahalar içinde avucundakinin aslında yerden bulduğu bir cam parçası olduğunu itiraf etmişti. Sonrasında ise bana hiç unutmayacağım o güzel nasihati verdi: “Bak güzel kızım, dünyadaki en kıymetli mücevher yüreğindir çünkü hikâyen orada gizlidir ve seninle birlikte bu yaşadığımız macera hiçbir elmasla kıyaslanamaz.” Bir şehir olsaydınız hangisi olurdunuz? Zor bir soru bu ama buldum! Adım kesin ‘Newberistla’ olurdu. Hemen biraz daha açayım; ilk hece yani New; New York’tan. Orası ritmimi bulduğum bir şehir, çok dinamik bir yer. İkinci hece Ber; Berlin’den. Orası da bence dramatik ve çok sinematografik. Üçüncü hece İst; İstanbul’dan ilhamla. İstanbul, baba ocağım, toprağım, vatanım, babamın en sevdiği şehir. Son hece La ise tabii Los Angeles’tan. 12 sene boyunca benim evim oldu orası, tüm ilklerimi orada yaşadım. İlk İngilizce tiyatro oyunumu orada yazdım, başarıyı orada tattım, ilk kez Amerikan yapımı bir filmde orada oynadım, yapım şirketim RedCase Entertainment’i orada kurdum. Benim tüm ilklerim Los Angeles’ta. Türkiye’de doğdum, yetiştim ama gerçekten kendime doğru büyüdüğüm yer Los Angeles oldu. “İnsanı çok seven biriyim, bir gün göçüp gittiğimde; ‘Fadik mi? Sevgi ile geldi, sevgi ile gitti’ desinler bana bu yeter.”
Made with FlippingBook
RkJQdWJsaXNoZXIy NzI1MDQ=